Bir açık soru ile başlayalım :
“Gerçekten istediğinizde, takım olarak çok iyi çalıştığınızda, birbirinize ve taraftara içtenlikle sarıldığınızda ve takım içinde herkes birbirine saygı duyduğunda Kasımpaşa’yı sahadan silebilen, Elazığ’ı seyircisnin önünde çok zor durumlara sokan bir takımsınız. Bu durumda, genelde son 4 haftalık düşüşünüzü, özelde dün akşamki bitikliği siz kendi kendinize nasıl açıklıyorsunuz?”
Son 4 lig maçında bir gol atabilen, sadece 90+’larda penaltıdan bir gol atabilen bir takımımız var. Deplasmana gidecek takati olmayan, yarı pofesyonel Kocaelispor’a karşı neredeyse ideal 11 ile çıkıp kükrememizi bir kenara koyarsak tabii ki. Bu gol kısırlığını çözmeye dönük hamleler gelmediği sürece söylenecek her söz, yapılacak her oyuncu değişikliği anlamını yitirir. Kaleye atılan şutlarda ve atılan gollerde kimsenin beklemediği bir performans gösterilen ilk 3 haftanın ardında Trabzon, Erciyes ve Gaziantep maçlarında oyunda üstün görünürken tek gol dahi atamamak ‘kısmetsizlik’ten öte bir şey olsa gerek. Artık bize de “ille de santrafor olsun, ister çamurdan olsun” dedirtecek ve Gökhan Ünal’a güzelleme yazdıracak bir seviyeye ulaştı bu golsüzlük. Daha çok gol yiyen ama gol de atabilen bir takım izleme isteği ruhumuzu sarmaya başladı. Maçları 0-0, 0-1, 1-0 biten bir takımı izlemeye kombinesi olanların dahi gitmek istemeyeceği gerçeği gelecek kaygılarımızı arttırmaya başladı. Acaba aynı senaryo baştan mı yazılacak? Ligin en zor durumdaki takımlarından üç gol yenecek, ertesi hafta Fenerbahçe’ye üç atılıp gün mü kurtarılacak? Böylece kimse Ahmet İlhan’ın oyununda iki maç arasındaki uçurumu sorgulamayacak, LuaLua’ya methiyeler düzecek, ciddi sorunlar halının altına süpürülmeye devam edecek. ‘Maç seçen oyuncu’ gerçeği yüzünden üç sezondur bir adım ileri gidilemediğinden söz edilmeyecek. Korkumuz bu.
Erdem’in Beşiktaş’a transfer olabilecek potansiyelde olup neden takımın yediği her golde topun önündeki son adam olduğu, Gaziantepspor’un attığı ikinci golde penaltı noktasında ne aradığı, üçüncü golde o kafa topunu neden alamadığı (neden doğru pozisyonu alamadığı), ilk golde sol açık yanından yürüyerek geçip orta yaparken o anda kafasının nerede olduğu, bir sağ bekin çok iyi korner atmasının Süper Lig’de kesintisiz ilk 11 çıkması için yeterli olup olmadığı sorgulanmayacak. Elazığ’da onun karşısında oynayan Serdar Özkan’ın ilk golü, Trabzon’da Henrique’nin gol atmadan önce iki saniyede Erdem’in çevresini turlayışı televizyondan bile gözüküyor, acaba takımımızın analiz ekibi (eğer varsa) bunu göremiyor mu? Bülent Uygun’un maçtan sonra ‘Sağ bekten çok atak geliştiren bir ekip Karabükspor. Biz de buna göre çalıştık. Serdar da gerekeni yaptı.’ açıklaması da mı yetmeyecek bu kardeşimizin biraz dinlendirilmesi için (takımda orijinal bir sağ bek daha varken), merak etmeden duramıyorum. Artık Erdem’den daha iyi bir performans, ona biçilmiş yeni bir rol ve ‘herkeze hayırlı cumalar’ dışında bir tweet bekliyorum kendi adıma (imla hatası tweetin yazarına aittir).
Sezon başından bu yana televizyondan takip ettiğim Karabükspor’u bu kez Gaziantep’teki yaklaşık 150 Karabükspor taraftarından biri olarak canlı izleyecek olmanın heyecanı ile gittim güzel Gaziantep şehrine. Şehirde bir bıkkınlık, ilgisizlik göze çarpıyor. Büyük işadamlarının elini çekmesiyle takım yalnız, şehirde bir maç havası yok. Muhtemelen kombine dağıtılarak tribüne sokulan binler hariç stadın büyük kısmı boş. Maça 15 dakika kala maratonda ve deplasman takımına en yakın kale arkasında bindirilmiş kıtalar, paralı askerler yerini alıyor. Allahtan e-bilet var(!), yoksa o Kuzey Kale Arkası denen, benim “terbiyesizler tribünü” olarak adlandırdığım, tüm olayı rakip seyirciyle uğraşmak olan ‘yaratık’ların oraya 5 lira vererek girebilmesinin izahı yok. İçeri alındığımızda takım çoktan ısınmaya başlamıştı hemen önümüzdeki yarı sahada. Topluca tribüne çağırdımız takım orta sahadan el sallıyor. Biraz alınganlık yapalım, 14 saat yoldan gelen taraftarlar var orada. Senede sadece bir kez canlı olarak izlediği takımını görmeye çevre illerden gelenler var ve takım orta sahadan el sallıyor. Çok zahmet oldu(!). Bunun sebebi de 10 dakika sonra anlaşılıyor, paşalar tek tek yumruk şov için çağırılmadıkça korner bayrağına kadar teşrif etmiyor. Maç başlamadan hemen önce Tolunay Hoca da kendisine yırtınarak seslenen taraftarı duymuyor, ya da ‘biz kendimizi duyuramıyoruz’ diyelim. Trabzon’un aksine Gaziantepspor taraftarı eski hocalarını bağrına basmıyor, sevgi gösterisinde bulunmuyor. Sadece eski futbolcularından bir kaçıyla kucaklaşan Tolunay Kafkas, kenarda bir yalnız adam.
Gaziantepspor takımı 1 puanda olduğunun bilincinde, maç öncesi tüm takım, yedekleri de dahil, galibiyet sözü veriyor. Omuz omuza motive oluyorlar. Yanımdakilere gösterip, kafamı sallıyorum. İnanmışlığın önüne geçebilecek hiçbir şey yok çünkü. Galibiyet yemini eden takım maratona çağırılıyor, hep beraber oradalar ve biz yine kendi takımımıza sesimizi duyuramıyoruz, tribüne getiremiyoruz. Keşke yeterince(!) bağırsaydık, o derece pişman oluyoruz. Bu psikoloji ile başlayan maçın ilk yarısında daha etkili olduğumuz açık. Bülent Uygun ve takımının dizleri titriyor, bir gol yerlerse çıkaramayacaklarının farkındalar. Eller, ayaklar birbirine dolaşıyor. Seyircileri zaman zaman tepki gösteriyor ama hemen desteğe devam ediyorlar. İlk yarıda bir gol bulabilseydik, her şey farklı olacaktı ama olmuyor. Çünkü bizim Barcelona gibi ‘sahte 9’umuz yok ama ileri oyuncularımızın hepsi ‘sahte forvet’. LuaLua santrada top alıp %90’ını eziyor, %10’unu rakibe teslim ediyor. Lig TV’de QUİZ programında Trabzonspor maçını ‘kariyerinde en kötü oynadığı maç’ ilan eden LuaLua daha kötüsünü yapabileceğini dosta, düşmana ilan ediyor adeta. İlhan Parlak’ın golcü olmadığı kesin ama en uçta oynamaya, stoperlerin altında ezilmeye mahkum ediliyor, bence çok iyi bir kaptan olmadığı da ortada. Henüz onuncu dakikada ellerini beline koymaya başlayan, kendine küsen, takıma küsen, futbola küsen milli yıldızımız(!) Ahmet İlhan, hala büyük bir umutla bekleniyor, 60’ıncı dakikada beklenen oluyor. Kimseyle konuşmadan kulübenin en ucuna oturup kendi iç dünyasında yolculuğa başlıyor kardeşimiz. Bu ne trip, bu ne hal? “Sağ açıkta mutsuzum” diye bağırmak ister de bağıramazmış gibi bir hali var. 7 dakika boyunca Erkan Kaş sağ açıkta (orada ne işi var, hocaya fırça yeme riskini göze alarak bir sormak lazım) oynuyor; yerine topla 23 dakikada 1-2 kez buluşabilecek olan Gökhan Ünal giriyor. 78’de oyuna Samba Sow’u alıyoruz ve ardarda iki gol yiyerek nakavt oluyoruz. Samba Sow defansif orta saha olmasına rağmen soldan çalımlarla giriyor, kaleye çok güzel bir şut çekiyor, ‘Defansif orta saha diye aldık, forvet arkasıymış’ dedirtircesine. 60’da oyuna giren Pedersen orta sahada sol iç olarak bitiriyor maçı. Kariyerinde acaba hiç merkezde oynadı mı? Bir de Furkan’ın ilk yarıda hiç gözükmemesi, devre arasında “Hakan Özmert’in yanında ilk yarı kim oynadı?” diye tartışmamıza neden oluyor, şaka değil. Tüm iyi niyetine rağmen koşan, top alan, takımı yönlendiren Hakan’ın pili de Furkansızlığa 50-55 dakika dayanıyor, ilk golden sonra teslim bayrağını çekiyor Özmert. Üç oyuncu değiştirmişiz, giren oyuncular 30 dakikada toplam 10 kez topla buluşamıyor. Bu durumda oyuncu değişikliği neden yapılıyor, anlamak çok zor.
Altmışıncı dakikadan sonra top oyunda en fazla 10 dakika kaldı sanırım. Gaziantepli oyuncuların skoru korumak için yerden kalkmaması, LuaLua’yla depar atmaya çalışan Bekir Ozan Has’ın dalağının şişmesi nedeniyle 3-4 dakika yatması, Cüneyt Çakır’ın bu durumdan rahatsız olmaması can sıkıcı noktalardı. Maçın genelinde ise hakemlerle ilgili şikayet edilebilecek bir şey bulmak zordu. Gaziantep adına Traore akılda kaldı, çok iyi işler yaptı müthiş sol ayağıyla. Muhammet Demir de fiziksel dezavantajına rağmen kumaşının çok kaliteli olduğunu gösterdi. Kale ve defansta çok problemli Gaziantepspor’un gelecekte sorunlar yaşamaya devam edeceği kesin, iyi bir santrafor bu stoper ikilisini çok zor durumlara düşürecektir. Mali sıkıntılar da devam ederse son haftalara kadar tedirgin bir sezon geçirirler.
Karabükspor adına iyilere gelirsek, Pedersen ve Akpala ilk 11 çıktığında tribüne çıkması çok muhtemel diye düşündüğümüz Mabiala göz doldurdu. Puygrenier’in tecrübesi bu ligin çok üzerinde, Waterman de işini iyi yapanlar arasındaydı. Uğur’un bile Cenk Tosun’un arkasında kaldığı ilk gol dışında iyilerden birisi olduğunu söyleyebiliriz. Hakan’ın çabasını da görmezden gelmeyelim. Tablonun en acı kısmı da şu : Kalecisi ve defansı bu ligin üzerinde olan bir takım, bunların iyi bir 90 dakika çıkardığı maçı 3-0 kaybediyor. Demek ki bir şeyler ters gidiyor.
Çıplak gözle gördükten sonra, Tolunay Hoca’nın seçimlerine de saygı duyarak, naçizane çözüm önerilerimi de paylaşmak isterim. Öncelikle bu takım içerisindeki her oyuncunun bir diğerine saygı duymasını sağlamak gerekiyor. Bazen herkes ayrı telden çalıyor, bir hedef birlikteliği Elazığ maçından beri gözükmüyor. 5 Eylül’de ilk transfer dönemi bittiğinden beri bir türlü sakatlıktan kurtulamayan Akpala (ki kendisine çok güvenim yok, keşke gündeme gelen diğer isimlerden biri alınsaydı) ve ilk 11’e monte edilemeyen Pedersen takımdakiyerini almalı ve daha çok ısıran, saldıran, gol yese de atacağından şüphesi olmayan bir düzen tesis edilmeli. Gaziantep’teki gibi sarı kart görmeden maçı bitiren bir takım değil, sertlikten kaçmayan, yılmayan, sarı kart görmekten utanmayan Yiğit İncedemir, Samba Sow gibi oyuncular daha çok süre almalı. İlhan santraforda, LuaLua onun arkasında oynamamalı. Ahmet İlhan böyle devam ederse Şanlıurfaspor’a kadar gideceğini öğrenene kadar kenarda olmalı. Çalışmayı pek sevmeyen ama has bir sol bek olan İshak sol beke, solda zorlanan Uğur daha defansif bir görevle sağ beke gelmeli. Kafamdaki ideal diziliş 4-3-2-1 ve şu 11’le oynarsak, ‘çetin ceviz’ olduğumuz günlere dönebiliriz diye düşünüyorum :
Waterman – Uğur Mabiala Puygrenier İshak – Samba Sow Hakan Furkan – İlhan Parlak Pedersen – Gökhan(Akpala)
Formasını her ne sebeple olursa olsun yere atan değil, ısınmak için giydiği yeleği bile öperek giyen oyuncuların bir takımın kaderini ne kadar değiştirebileceğini herhalde Tolunay Hoca’dan ya da Tarık Hoca’dan daha iyi anlatamayız oyuncularımıza. Tribünde omuz omuza beraber maç izlediğim 4 yaşındaki oğlumun skor tabelasına bakarkenki temennisiyle bitireyim :
“Keşke biz de biraz gol atsaydık baba!”
1 Yorum