
“Artık üzülmüyorum, nasılsa alıştık kaybetmeye” demek gibi bir lüksümüz var mı? Bugün yeni bir alışkanlık düzeyine geçtik. Kazanmaya yakın olduğumuz maçı, üstelik iki farkla öne geçmişken öyle ya da böyle kaybediyoruz artık.
Yapılan işin güzel tarafını görmek diye bir şey var. Fakat bu maçta böyle bir şey de söz konusu değil. Herkes diyebilir “maç içinde 2-0 öndeyken kullanılan frikikte top kendi futbolcumuza çarptı ve gol oldu” diye. Ya da “3-1 öndeyken kullanılan frikikte top kendi oyuncumuza çarptı, Orkun’u yanılttı, gol oldu, du du du…” Takıma bir bakın lütfen, uyum görebiliyor musunuz? İşte budur düzenli bir oyun kalitesi getirecek olan. Bilal’in ya da Cernat’ın attığı goller göze hitap edebilir, güzel gollerdir ama rakip ceza sahasına paslarla gidip, adam eksiltip ve alan boşaltıp atılan goller? Bunları gözardı ederiz genelde çünkü uzaktan atılmışı var. İşte bugün bu oyun içi verimi gözardı ettiğimizden yenildik. Rakip kaleye kalabalık bir şekilde gittiğimizi gördünüz mü? Üç golü de ceza sahası dışından attık, var mı ötesi?
Ötesi yok ama öncesi var. Bu takımda uyum yok. Sezon başında alınan futbolcularla birlikte belki de 30’un üzerinde futbolcu var takımda. Antrenmanlara bakıyorsunuz 11 kişilik iki takım, 8 kişilik de iki yedek kulübesi çıkıyor. Bu hafta sonu kim oynayacak? Evet, lig uzun maraton, üç günde bir maç oynanıyor vs… Nedenler sıralanabilir. 30’un üzerindeki futbolcunun hangisinin oynayıp oynamayacağı ya da kimin kiminle uyum içerisinde olduğu belli değilken belirli şeyleri elde etmek mümkün değil. Belki de bu hatayı anladıkları için genel menajer Seyit İçgül hafta içinde birkaç futbolcuyu göndereceklerini söyledi. Günümüz aydın olsun, sabahlar olmuş belli ki.
Takım öne geçiyor, takım savunması yok, rakip elini kolunu sallaya sallaya ceza sahamızın önüne geliyor, üstelik içeri giriyor… İki-üç pas da orada yapıyor. Bir futbolcu da çıkıp faul yapıyor. Böyle bir durumda yenilen iki golü şansa bağlamak yanlış. Bugün Mersin İdman Yurdu maçı haklı olarak kazandı. Sağ ve sol bekleri kanatlarımızdan akıp geçtiler. Karabükspor’un bugün atak futbolu oynamak istediğini, ama sadece istemekle yetindiğini gördük. Taktik olarak beklenen şey buydu, Mersin İdman Yurdu’na karşı kendi sahanızda önce gol yememek için oynamak yanlış olurdu fakat bunu ne kadar yapabildik? Hiç. Attığımız üç gol takımımızın oyununa dair yanıltıcı belirtiler taşıyor.
Oyuncu performanslarını yorumlamak istiyorum fakat elimden bir şey gelmiyor. Oyuncu performanslarından daha önce yorumlanması gereken şeyler var. Ne her sene bir kez yaşadığımız Deumi Baharı, ne de Orkun takıntısı. İleride futbolcu top kaybediyor, onun alanını dolduran yok, herkes başka yerlerde. Sanırım bunun da ucu uyuma çıkıyor.
Geçen haftaki Kayseri maçında Deumi’nin yaptığı hatayı her sene yaptığı bir iki hatadan biri olarak değerlendirmiştim. Bu sene de geçtiğimiz sezonki gibi benzer Deumi olaylarını yaşayacağa benziyoruz. Adam olmasa savunmada sorun, olsa el bombası gibi. Takımda iki haftadır süregelen Deumi Baharı var. Geçen haftaki adam kaçırma olayından sonra bu hafta gerçekleşen oyundan düşme ve penaltıya sebebiyet verme bu baharın müjdecisi oldu, rakipler şenlendi. İşin şakası bir yana bu takımda ciddiye aldığım bir nokta var: Tomic. Uzun süredir koruduğu kaleyi, üstelik taraftarın ona güven duyduğu bir zamanda bırak(tırıl)ması hemen hemen tüm Karabüksporlular’u rahatsız ediyor. Sezon sonunda Avrupa Futbol Şampiyonası var ve Tomic şu an için Hırvatistan Ulusal Takımı’nın yedek kalecilerinden biri, böyle bir statü kazanmasını da sürekli oynamasına borçlu. Ee bu adam devre arasında çıkıp da demez mi ben forma giyebileceğim bir takıma gitmek istiyorum diye. Haklıdır böyle yaparsa. Hiç hesapta yokken iyi bir kaleciden olacağız.
Açık bir şekilde söyleyebilirim sanırım. Bugün stattan yönetim istifa sesleri yükselirken ben de evimden bu seslere katıldım. Ne desek boş. Karabükspor tarihinin en iyi başkanından sonra hangi başkan gelse biraz eksik kalacaktı, öyle de oldu. Ama takımın durumuna doğrudan etki eden kararları alan bir yönetimi açıkçası hiç beklemiyordum.