Dünya üzerinde, hakemin evsahibine daha müsamahalı olmadığı tek futbol zemini Dr. Necmettin Şeyhoğlu Stadı’nın zeminidir sanırım. Geçtiğimiz yıllarda da sezonun en önemli kırılma anlarında hep bir Hüseyin Göcek, hep bir Süleyman Abay maç yönetti Karabük’te. Yapılan ilk faule ‘küt’ diye çıkarılan bir sarı kart, “ben bu maçı 11’e 11 bitirtmem kardeşim!” mesajıydı ve bu mesajı alamayan Samba Sow, taç çizgisi kenarında yapılabilecek en saçma faulü yapmakla kalmadı, Galatasaray maçında oynama şansını da kaybetti. Süleyman Abay’ın en büyük suçu bu değildi. 28’inci dakikadan sonra Karabükspor lehine öyle faul düdükleri çaldı ki, faul yapıldığını iddia ettiği oyuncularımızın bile vicdanı sızladı. Kötü maç yönetilebilir ama her iki takım oyuncuları da her düdükten sonra şaşkın şaşkın birbirlerine bakıyorlarsa, maçın kontrolünü ve adalet dağıtan özelliğinizi kaybedersiniz, sorgulanırsınız. Maçı da 28’inci dakikada bağlayarak rahatlayan Abay ve yardımcıları kalan sürede büyük bir sıkıntı yaşamadan ‘önümüzdeki maçlara’ yelken açtılar. Bu ‘Muhteşem Süleyman’’a yüzyıl değil, 90 dakika sabretmiş olan bizlerde nahoş bir sada bırakarak.
Gerçekten de kalan 62 dakikada akılda kalan şeyler, İlhan Parlak’ın kaçırdığı goller, ‘Belluschi olmasa Bursaspor’un hali nice olur?’ sorusu, kamera her kendisine yakın plan girdiğinde korkudan ödü patlarcasına tamamen açtığı gözleriyle yakalanan Christoph Daum, LuaLua’nın biraz kendine gelir gibi oluşu, Karabük’te yediğimiz ilk gol ve koltukları nihayet takılmaya başlanan kapalı tribündü.
Gaziantepspor maçındaki berbat ikinci yarıdan sonra takımda değişmesi gerektiğini düşündüğümüz şeylere ‘bir el’ atılmıştı. Sayın Asbaşkanın imtiyaz sahibi olduğu gazetenin spor yorum köşesine göre, bu ‘el’ yalnızca oyunculara değil, teknik ekibe de dokunmuştu. Bu haberin doğruluğuna şüphe yok; zira Tolunay Hoca’nın vazgeçemediği Furkan ve Erdem yedekler arasındaydı. Ayrıca maç sabahı aynı köşede verilen muhtemel 11, akşam sahadaydı. Ben rakiplerimizin yerinde olsam, artık bu köşeyi okumadan maç planı yapmam.
Olağanüstü şartlarda geliştiği için bu maç hakkında teknik-taktik birşeyler yazmak son derece zor. Keşke normal koşullarda Akpala’yı, soldan bindiren İshak’ı, sağ beke dönen Uğur’u ve sezonun ilk hatasını yapan Waterman’ı yazabilsek. Genel anlamda maç başına bir buçuk puan hesabıyla girilen sezonda anlaşılan o ki, Karabük’te kolay kolay yenilmeyen, kaybettiği puanları deplasmanda telafi ederek 50 puan almayı düşünen bir Karabükspor izleyeceğiz. Milli maç arasından sonra, geç açılan sezonun yüklemelerinin faydalarını göreceğimize, takımın yeniden form tuttuğunu hissetmeye başlayacağımıza ve artık skor da üreterek ligde güvenli bir yere geleceğimize inanıyorum. Gol sorunu çözüldüğünde Karabük’te (Abaygillerden birisi ile imtihan edilmezsek) çok daha zevkli maçlar izletecek bir kadromuz var. Formsuz oyuncularımız bu şekilde rotasyona sokulup dinlendirildiği sürece kötümser olmaya gerek olmadığını düşünüyorum.
Bu tatsız, tutsuz maçı bir kenara bırakarak geçtiğimiz hafta yaşanan iki gelişmeyi paylaşmak istiyorum. Türk Futbolu’nu kurtaracak, toplumda barışı ve huzuru geri getirecek bir fikrin bende oluşmasını sağlayan olayı sonraya bırakıyorum. Öncelikle, Bursaspor taraftarının takımını motive ediş biçimini gazetelerden okumamış olanlar için özetleyeyim. Geçtiğimiz hafta bir Bursaspor taraftar grubu (haberde adı geçmiyor), Özlüce tesislerine bir iyiniyet ziyareti gerçekleştirip, idmanın ortasında sahaya iniyor. Christoph Daum’u kale arkasına gönderen grup, futbolcuların tamamını yanlarına çağırıp, önlerindeki 3 maçta 9 puan almazlarsa bu kez ziyarete barış çubuğu niyetine sopalarla geleceklerini belirterek idmandan ayrılıyorlar. Son yıllarda gördüğüm en etkili(!) motivasyon yöntemi. İlk haftayı kazasız atlatan Bursasporu oyuncuları yürekten kutlarım. Federasyonun ceylan derili koltuklarında oturdukları yerden “Türk Futbolu’nun Marka Değeri” nutukları atan değerli abilerime de sevgi ve saygılarımı sunuyorum. İşte 3 yıl önce TFF’nin en önemli organizasyonunda şampiyon olmuş Bursaspor’un marka değeri bu.
Bir diğer olay ise, Trabzonspor A.Ş. şirketinin gelecekteki gelirleri hanesinde 1461 Trabzonspor’un 20 milyon dolara satışının planlamaya alınmış olması. Açık ve net, öneriyorum: 1461 Trabzonspor’u Diyarbakırlı bir işadamımız satın alsın. Alacak kimse yoksa TFF satın alıp, Diyarbakır’a hediye etsin. Olmadı, bir milletvekili adayı Diyarbakır halkı adına satın alsın. Geçmişte küme düşmemesi için her siyasal müdahalenin olduğu, “Diyarbakırspor düşerse, bölgede huzur ve refahı koruyamayız, çocuklar dağa çıkar.” kaygısıyla nice 38-39 puanlı takımların yandığı ligimizde 20 milyon dolara 1461 Trabzon’u alıp, 10 milyon dolar da yatırımla seneye Diyarbakırspor’u Süper Lig’e çıkarmak çok zor olmasa gerek. Hem futbol sevgisi her bölgeye yayılır, hem Trabzon-Diyarbakır arasında erimeye başlayan buzlar tamamen yok olur, hem TFF güzelim(!) icraatlarına bir yenisini eklemiş olur. Nasıl olur?
Zihnim bu kadar açılmışken, son bir öneri ile yazımı bitireyim. Ne zaman ki Karabükspor ileri bir hedef için havaya giriyor, o zaman takımda bir düşüş oluyor. Geçtiğimiz sezon, Avrupa uçağını tribünde uçurup son anda ligde kaldığımız gibi, bu sezon da 3 maçta 7 puanla lige başlayınca hedef büyüttük ancak o günden beri tek gol atamıyoruz. Önerim şu: Tribünlerde 4 tarafın tek tek “Kırmızıı, Maviii, Şampiyon, Karabük” tezahüratı malumunuzdur. Gerçekçi hedefler koyma adına, bu tezahüratı şu şekilde yapalım. “Kırmızııı, Mavii, LİGDE KAL!, Karabük”! Mutlu haftalar dilerim…
